Geçtiğimiz hafta, kapımızı sessizce çalan o büyük “demografik kıştan” ve devlet aklının bu tehdide karşı çektiği zihinsel kalkan olan “Aile ve Nüfus 10 Yılı” hedeflerinden bahsetmiştik. Ailenin, toplumun altındaki o en derin ve en sarsılmaz kök olduğunu vurgulamıştık. Ancak bir kökü kurutmak için baltayla gelmeye gerek yoktur; toprağın suyunu kesmek, onu besleyen mineralleri zehirlemek de kökü içten içe çürütür. Bugün aile kurumumuz tam olarak böyle görünmez, gürültüsüz ama son derece yıpratıcı bir kuşatmayla karşı karşıya.
Bu kuşatmanın ilk ve belki de en somut cephesi, hepimizin hayatına dokunan ekonomik baskılardır. Yüksek yaşam maliyetleri, konut erişimindeki zorluklar ve yarın kaygısı, bugün genç kuşakların evlilik kararlarını erteletiyor, çocuk sahibi olma fikrini ise birer “hesap kitap” meselesine dönüştürüyor. Haliyle evlilik yaşları yukarı tırmanırken, doğum oranları aşağı doğru çakılıyor. Gençler, ekonomik güvenceyi bulamadıkları bir dünyada yuva kurmayı cesaret edilemez bir risk olarak görüyorlar. Oysa ekonomi sadece cepleri değil, asıl ruhları daraltıyor; hane içindeki geçim derdi, aile içi gerilimleri tırmandırarak sığınak olması gereken o yuvayı bir çatışma alanına çeviriyor, boşanma oranlarını körüklüyor.
Fakat madalyonun sadece bu yüzüne bakarsak, meseleyi eksik teşhis etmiş oluruz. Ekonomik krizlerin arkasına gizlenen, ondan çok daha sinsi bir başka tehlike daha var: Kültürel aşınma ve modernitenin dayattığı aşırı bireycilik.
Bugün modern dünya, insana pırıltılı ambalajlar içinde sahte bir cennet vaat ediyor: “Yalnız ol, özgür ol, sorumluluk alma, anı yaşa, sadece tüket!” Bağ kurmaktan korkan, bir başkasının yükünü omuzlamayı “özgürlüğünün kısıtlanması” olarak gören yeni bir insan modeli inşa ediliyor. Evlilik ve aile, bu bencil rüzgârın karşısında sanki modası geçmiş birer prangaymış gibi sunuluyor. İnsan, hayatın getirdiği zorlukları tek başına göğüsleyebileceğine inandırılıyor.
Oysa bu bir yanılsamadır. İnsanı yalnızlaştırarak onu daha kolay bir tüketim nesnesi haline getirmek isteyen sistemin en büyük hilesidir bu. Sana yalnızlığın konforunu, sorumluluksuz bir hayatın sahte cennetini vaat edenlere kanma! Çünkü insan, o azgın gürültünün içinde tek başına kaldığında aslında özgürleşmiyor; dipsiz kuyuların derinliğinde, yersiz ve yönsüz bir şekilde kayboluyor. Aile, insanı modern çağın bu vahşi, mekanik yalnızlığından koruyan; ona aidiyet, şefkat ve anlam sunan yegâne sığınaktır.
Bu kültürel aşınma, sadece bireyi yalnızlaştırmakla kalmıyor, kuşaklararası o kadim kopuşu da beraberinde getiriyor. Büyükbaba ve büyükannelerin hikayelerinden, dizinin dibinde öğrenilen o sessiz ahlak kodlarından, toprağın terini ve sabrı anlatan o köklü hafızadan mahrum büyüyor yeni nesiller. Geleneksel kültürün aktarım mekanizmaları kırıldığında, aile içi bağlar gevşiyor ve geriye sadece aynı çatı altında yaşayan ama birbirinin ruhundan bihaber yabancılar kalıyor.
“Aile ve Nüfus 10 Yılı” hedeflerini hayata geçirirken, karşımızdaki bu iki büyük dalgayı—ekonomik daralmayı ve kültürel çölleşmeyi—birlikte göğüslemek zorundayız. Gençlerin yuva kurmasını kolaylaştıracak ekonomik kalkanları devreye sokarken, eş zamanlı olarak ailenin bir yük değil, bilakis insanı ayakta tutan o sarsılmaz dağ olduğunu toplumsal hafızamıza yeniden nakşetmeliyiz.
Çünkü biliyoruz ki; ne ekonomik refah tek başına bir toplumu kurtarmaya yeter ne de köksüz bir büyüme bizi geleceğe taşır. Mesele, her fırtınada sığınacağımız o masayı, o masadaki çayın sıcaklığını ve insan sıcaklığını koruyabilmektir.
Önümüzdeki hafta, bu yalnızlaşma dalgasını evlerimizin içine kadar sokan, duvarlarımızı yıkan o dilsiz işgalciyi konuşacağız: Dijital riskleri ve ekranların soğuk ışığında kaybolan aileleri…Unutmayalım; yol da yön de içimizdeki o derin kökü korumaktan geçer. Küresel dünyanın yalanlarına karşı kendi karanlığımızda yakacağımız o ilk kıvılcım, ailemizin etrafına öreceğimiz o güçlü zırhtır.
